Gönül yolu

El Sanatları

Gönül yolu


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Kategoriler


Uzun bir süre yokum. Hoşçakalın!

Şanslarımızdır, Çakıl Taşlarımız...

 

 

NASIL DA YÜRÜYORDUM yolda umarsızca. İlkbahar gelmişti memleketime.. Nasıl da güzel bir uyanış vardı şimdi evrende.. Nasıl da yürüyordum yolda umarsızca ve rahatça..


Kafamda bin bir düşünce, etrafta cıvıl cıvıl kuş sesleri, burnuma kadar gelen ilkbaharın müjdecisi mor salkımlardan yayılan baygın bir koku, akasya ağaçlarından çocukluğuma dair anımsadığım, damağımda hissettiğim hafif tatlı ve acımtırak bir çiçek lezzeti..


Dimağımda hoş anılar, zihnimde bir sürü güzel plan, dilimde dualar arşınlıyordum zamanın yollarını ve ilkbaharın ilk nisanlarını.. Derken tatlı bir rüyadan nahoş bir gürültü yada kısa şekerlemelerdeki ani düşmeler yada sıçramalar misali uyanıverdim birden.. İlkbaharın kulaklarıma fısıldadığı ninnisinden, ayağıma batan bir taşın etkisiyle, irkilerek uyandım sanki.. Neydi bu ayağıma batan bu taşlar? Neden buradaydılar ve ayağıma batmaktaydılar?


En yakındaki banka oturarak ayakkabımın içine giren çakıl taşını çıkarmaya çalışırken, hemen yan tarafta, sarı hardalların üzerinde, kanatlarını açıp güneşlenen bir kelebeğe takıldı gözlerim. Daha az evvel güzel bir kelebeği yakından resmedebilmeyi nasılda istemiş ve hissetmiş, hatta dahi bunun için nasılda dua etmiştim. İşte şimdi çakıl taşımın sayesinde, daha doğru ifadeyle, o çakıl taşını sandaletimin içine gönderen Yüce Rabb’in sayesinde bir kelebekle burun buruna bir mesafede bakışmaktaydım.. Bu bakışma ve kısa tanışıklığın ardından makinemi çıkarıp bir hatıra fotoğrafı çekmeyi ihmal etmedim..


Kelebeğim vazifesini tamamlamış olmanın verdiği haklı gurur ile müsaade istedi sanki benden ve başka bir kulun duasına kabul olunmak için Rabbi tarafından başka bir yöne sevk edildi. Taşımda vazifesini yerine getirmiş olmanın verdiği gururla ayağımı rahatsız etmekten vazgeçti. Yoluma devam edebilirdim artık ama bir farkla..


Şimdi yolda daha dikkatliydim çakıl taşlarına karşı. Zira anladım ki, şans olabiliyordu benim için minicik bir çakıl taşı. İlk baharı doyasıya hissettiğim patika yoldaki bir çakıl taşı şans getiriyorsa bana ve bir duamın kabulüne işaret mahiyetindeyse hayat yolundaki minik aksilikler aslında kim bilir ne gibi şanslar taşıyorlardı benim için bağırlarında?


Gübre nasıl ki tohumu çatlatıp, büyümesini kolaylaştırıyorsa, içimizdeki ilham tohumlarının, saklı başarı anahtarlarının da gübresi minik bir acı, ufak yada büyük bir zorluk yada ayağımıza batan minik bir çakıl taşı olabilir.. Gübre neciz ve pis kokan bir yapıya sahip olduğu için sevilmez.


Aynen öylede bir çakıl taşının, acı bir kaybın, büyük bir borcun yada başka diğer aksililiklerin verdiği acıda öyledir. Zira musibet yada acı insana geldiğinde, insan gübre görmüşçesine yüzünü ekşitir ama neticede ikisi de güzellikler doğururlar bizim için. Gübreler tohumu çatlatıp, tohumun meyve olmasına yardım eder. zorluklar yada çakıl taşları da içimizdeki başarı tohumlarını çatlatıp, bize yardım ederler. Yine ateş nasıl ki, ekmeği pişirip lezzetlendiriyorsa; acı ve sıkıntıda, akıllı insanı olgunlaştırır, erdemleştirir.


Zorluklar akıllı adamın şansıdır zannımca.. Zira her bir zorluk, akıllı adam için yeni bir pencere, yeni bir kapı ve yeni bir fırsat demektir çoğu zaman.. Tıpkı bir kitabı bitirip yenisine başlamanın verdiği haz gibi haz vermeli zorluklar bize ve perçinlemeli azmimizi. Her bir zorluğu yada küçük bir aksiliği Rabb’den gelen bir armağan gibi görmek ve zorluğun zahir yüzüne bakarak, görünenin görünmeyen tarafına saklanmış kısmet paketimizi aramamız gerek..


Şimdi artık hayat yolunda ilerlerken, ne zaman ayağıma bir taş batsa, yolun bir kenarına çekilip kendimi rölantiye almaya, tefekkür edip düşünmeye, zorluğu aşmak için neler yapmam gerektiğine dair düşünmeye ve üzerime düşen ne varsa eksiksiz yerine getirmeye karar verdim. Böylece minik bir çakıl taşının zahirine saklanmış, güzel bir kelebeği daha resmedebilirim belki..


Artık biliyorum ki, şanslarımızdır çakıl taşlarımız..

 

Öznur Çolakoğlu


Tarih: 20:27, 20/4/2007 Kategori: Edebiyat
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Bilmem ki...

 

 

VECD BU MUYDU ki ey Rabbim?
Akmak zamanın havuzuna,
sonsuza..

Giden mi bilir gerçekleri?
yoksa kalanlar mıdır baki?
Nerede çizgi?
Nerede düşler..?
Ben kaybetmişken benliğimi..
nerede kavuşmayı dilediğim günler?

Huzur muydu içimize akan
bunca zaman..
o halde nereye kayboldu
bütün iyiler?
Beklediğim neydi,
bir ses, bir nefes?


Bilmem ki, yazdığım bilmediklerim ve daha niceleri konsa ayaklarımın altına değer mi başım Arş’a? Bilmem ki, her yaşanılan bu kadar acıtır mı yüreği? Bilmem ki, bir anda nasıl buz keser o eller? Bilmem ki, nasıl yumdukça yaş döker gözler?

Hüzün sevinç kadar çok yaşamın içinde. Hüzün, sonbahardaki güz yapraklarının evladı değil miydi? Oysa beyaz kar tanecikleri de hüzne şahit olmuyorlar mı? Ben gördüm hüzne ortak olan kar taneciklerinin nasıl ağladıklarını.. Ben gördüm ve hissettim yüreklerindeki iyi niyetleri ve nasıl altüst olduklarını...

Bir kar taneciği mutlu bir çocuğun ellerinde, neşe içinde kar topu oldu arkadaşlarıyla beraber.. Başka bir kar taneciği, üzüntüsünden ve pişmanlığından karları sıkıştıran bir adamın ellerinde sıkışıp kaldı, yüreciği bunaldı. Bir diğeri ağlayan gözlere tanıklık etti ve hüznünden eriyip gitti. Başka biri sakat bir çocuğun dilenen avuçlarına ve tekerli sandalyesine düştü , avuntu niyetine.. Bir diğeri sırnaşık bir kedinin, kibirli kuyruğuna konmayı tercih etti.

Gökten nazlı nazlı inen birkaç tanecik yeni evli çiftin el ele yürüdükleri yollarda, onlara kompartıman yaptı. Yaramaz kar tanecikleri, halen uçmaya çalışan kuşlar ile yarıştı. Kar tanecikleri, yeryüzündeki tüm kardeş taneciklerle beraber yağmaya devam etti. Kimisi hüznü getirdi, kimisi sevinçle, neşeyle indi yükseklerden ve daha neye uğradığını anlamadan, sevinci içinde kalarak hüzne dönüştü gitti.. Zaman kendi yörüngesinde akmaya devam etti.

Aciz bir kul, bu karmaşa içinde kendi yoluna devam etti, yürüdü, gitti. Düşünmeden edemedi, bilemedi, hiç bilemedi. Kar taneciklerinden medet umdu, onlarda bu düşünceli kula hiç yardım edemedi. Neşeye alışkın bu güzel yüreğe hüznü hiçbiri tarif edemedi. Tek başına kaldı, kardeşleri gibi gördüğü kar taneciklerinin altında belki de ilk defa ağladı. İlk defa kar kardeşliğinden keyif alamadı.

Sonra başını kaldırdı yeniden, kar taneciklerinin güzelliği hatırına. Uzaktan dost güneşin tebessümü içini ısıttı bir nebzede olsa ve bildi, çetin kışların ve kapalı tüm yolların ardından yeniden güneş açacaktı ve bahar gelecekti. Beyaz sükutu, pembenin neşesine devredecekti yerini. Sonra bereketli yeşiller kaplayacaktı evreni.. O bildi, neşelendi..

Oysa satırlarını hep neşeyle yazmayı seven bir yürek, ne yazdıklarını, ne yazacaklarını, ne yaşadıklarını, ne de kar taneciklerinden sonra neler yaşayacağını ya da neler yazacağını bilemedi, hiç bilemedi.

Şimdi Ben, bilsem ve desem ki…. Bilmem ki…

 

 Öznur Çolakoğlu


Tarih: 20:22, 20/4/2007 Kategori: Edebiyat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Güllerin Efendisine...

 

 

 Güllerin Efendisi dediler ya Sana.. Gülleri sevmem bundandır. Gülizarlarda dolaşıp üzerime çiğ çiğ gül kokuları yağsın demem bundandır. Hasretlik bir sevdayı güllerle bezenmişçesine içime çekişim ve her hayal kırıklığında Senin kırık kalbini hatırlayışım bundandır efendim..

* * *

Sen gelmezden evveldi başıbozukluğumuz.
Sen yetmezden evveldi yetişemediğimize uzanışlarımız.
Sen yitmezden evveldi cennet misal baharlarımız.
Sen sevmezden evveldi kırçıl bakışlarımız.
Sen esmezden evveldi çöl sıcağı hırslarımız.

* * *


Kime bakarsın ki bizden başka. Kime gülersin ki.. Kimi görürsün ki deyip de avuntulara doluştuğumuzun ertesiydi anladık.

Anladık ki
Senden başka Herşeye bakmış..
Senden başka Herşeyle gülmüş..
Senden başka Herşeyi görmüş gözetmiş idik..
Ama listelerimizde ve dualarımızda bir Sen yoktun Sevgili..

Senden başkasına bakışlarımız ve kalbimizi verişimiz vefaya sığar mıydı, bilemedik !

Senden başkasına dualarımız kabul görür müydü idrak edemedik !

Senden başkasına sunduğumuz gözyaşlarımız samimi miydi hissedemedik !

Ama yine de, bütün noksanlıklar bizde kalmak üzre,

"Gel ne olur" diyen yüzbinlere bir gülüşünle GEL.
"Sev ne olur" diyen yüzbinleri bir bakışınla SEV.
"Kal ne olur" diyen yüzbinlerle bir duanla KAL.


Son söz:
Bizleri de Sevgi Çemberinin içine alır mısın a efendim ?!

 

Sıtkı Sarper SAĞLAM


Tarih: 19:14, 17/4/2007 Kategori: Edebiyat
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

Evet, yağmurlar yağsın, yere de yüreklere de…

 

 

Su suskun değil, dalga durgun değil… Dinlenirse suyun sesi, çözülürse dalgaların dili, derinliklere inilir, yükseklere çağlanır.

 

Su sırlarla sarılı, dalgalar hikmetlerle dolu… Su hayat, hayat ise su gibi akıcı ve dalgalı… Bir damla su ile başladı hayatımız, dalgalana dalgalana bu hale geldik ve bir damla olarak yine toprağa düşeceğiz.

 

Bir damla suda ne fırtınalar kopar, ne coşkular yaşanır… Suskunluklar soluklanır, kederler derlenir, elemler devşirilir… Durmadan dalgalanır dalgalar…

 

Deryada damla, damlada derya saklı… Kâh olur bir damla koca deryayı yutar, kâh olur deryada kaybolur büyük bir dalga…

 

Dalgaların hep aynı olduğunu ve her dalganın değişmeden düz aktığını kim söyleyebilir? Deryada doğan bir dalga ne değişimlerden geçerek sahil sayfasına imzasına atarak noktalanır. Birbirine benzer fakat aynı değildir dalgalar… Her biri ayrı bir nokta koyarak farklı şekillendirir hayat sahilini… Bütün noktalar bir noktaya dolar; sonsuzluk duası… Hüznü ve coşkusu budur denizin; yükselişi göğe güneşe daha fazla yakın olma ve yansıtma çoksusu, dökülüşü ayrılık sancısıyla inleyişi…

 

Dalgaların dili ışığın renklerini söyler… Suyun renksizliği renklerin şarkısıdır… Şiirdir su; sessizliğin derinliğinde çağlar… Üstü ne kadar dalgalıysa, altı o kadar duru ve derindir…

 

Nice canlının, nice bitkinin beşiğidir dalgaların altı… Yeryüzü yeşilliğinin yüzde seksene yakını denizlerin derinliklerinde olduğu düşünülürse hayatın nerede doğduğu ve yaşadığı dimağlara dökülür.

 

Su boğmaz dimağların sığlığı boğar. Dalgalarla yüzmeyi öğrenen dertlerle yatar, deva larla uyanır… Sabır suların sonu sahil selametlerdir… Yunuslar niye göğe sıçrar ki; duamızı duyun diye…

 

Kâinatın vücud âlemine yansıması ilkinde bir damla gibi olmadı mı? Damladan deryalar doğdu; yıldızlar, galaksiler raksa başladı… Hayata beşiklik etmekle güldü dünya… O derya kıyametle tekrar bir damlaya dönüşmeyecek mi? Kâinatın bütün dalgalanmaları sonsuzlukta tekrar doğma duası değil mi?

 

Tıpkı küçük âlem insanın büyük duası gibi… Biri okuyor diğeri âmin diyor kendi lisanıyla… Duasızlıkta boğulansa sonsuzluğu yitiriyor.

 

Dua damlalarla dolarsa kalp kabı, Nur denizler coşkudan taşar, hakikat renkleriyle raksa başlar, dimağlar hikmetle dolar, vicdan sükûna erer… Duadan inleyen bir kalp deryaları kurutur, damlaları deryaya dönüştürür…

 

Kabir sahiline vuruncaya kadar dua dalgalanmalarına devam, kâinat da kıyamet duvarına çarpıncaya dek… Soru ve sorun noktayı nerede, ne zaman koyacağımızda değil nasıl koyacağımızda.

 

Susuzluğumuz duasızlık… Yağmursuzluksa duanın çağlayış vakti… Yunus nidalarla inleme zamanı…

 

Suya susuz bakarsak dimağ denizi durgunluk ve dalgasızlıkta kokuşur, kararır kalp ummanı…

 

Dua suyu âleminizi doldursun, hikmet çağlayanlar kabre kadar kalbinizde eksik olmasın…

 

Gönlünüze damlayan bir damla olmuşsam, işte o benim duam… Ummanlar kazanmış kadar sevineceğim.

 

Evet, yağmurlar yağsın, yere de yüreklere de… Dua sulardayız.

 

(( Hüseyin EREN ))


Tarih: 10:43, 3/4/2007 Kategori: Edebiyat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->